Muhammed Ali – Yumruğun Ötesinde Bir Vicdan

Muhammed Ali – Yumruğun Ötesinde Bir Vicdan

Muhammed Ali, yalnızca ringlerde kazanılmış zaferlerin adı değildir. O, çağının vicdanıyla dövüşmüş, yumruğunu adalet için kaldırmış, kelimeleriyle korkuyu, duruşuyla zulmü sarsmış bir insanlık hikâyesidir. Onu yalnızca “dünyanın en büyük boksörü” olarak anmak eksik kalır; çünkü Muhammed Ali, sporun sınırlarını aşan bir ahlâk, bir kimlik ve bir direniş sembolüdür.

1942 yılında ABD’nin Louisville kentinde Cassius Marcellus Clay Jr. adıyla dünyaya geldi. Irkçılığın günlük hayatın parçası olduğu, siyahilerin ikinci sınıf sayıldığı bir Amerika’da büyüdü. Henüz çocuk yaşta çalınan bisikletinin peşinden karakola gittiğinde, bir polis ona “boks öğren, kendini koru” dedi. Bu cümle, bir kaderin ilk kapısını araladı. Cassius Clay ringe adım attığında yalnızca yumruk atmayı değil, var olmayı da öğreniyordu.

Genç yaşta sahip olduğu çeviklik, hız ve özgüven onu kısa sürede öne çıkardı. 1960 Roma Olimpiyatları’nda altın madalya kazandığında henüz 18 yaşındaydı. Ama asıl fırtına profesyonel arenada koptu. 1964’te, kendisinden yaşça ve tecrübece üstün olan Sonny Liston karşısına çıktığında herkes ondan susmasını bekliyordu. O ise konuştu. Alay etti, meydan okudu, kehanette bulundu. Ve kazandı. Bu zafer, yalnızca bir kemerin değil, yeni bir çağın başlangıcıydı.

Aynı yıl hayatının en radikal kararını açıkladı: İslam’ı seçmişti. Artık Cassius Clay değil, Muhammed Ali idi. Bu değişim bir isim meselesi değildi; bir kimlik ve duruş beyanıydı. Amerika’nın alışık olmadığı bir cesaretle, hem inancını hem de siyah kimliğini onurla taşıdı. “Cassius Clay köle ismidir” derken, geçmişin zincirlerini kırıyordu.

1960’ların ortasında Amerika, Vietnam Savaşı’nın içindeydi. Muhammed Ali’ye de askerlik çağrısı geldi. O ise tarihe geçecek cümlesini kurdu:
“Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadı.”
Savaşa gitmeyi reddetti. Bunun bedeli ağır oldu. Boks lisansı elinden alındı, kemerleri söküldü, hapse girme riskiyle karşı karşıya kaldı. En parlak yıllarını ringlerden uzak, yalnız ve baskı altında geçirdi. Ama o, kaybettiğini sandığı şeyleri aslında kazanıyordu: Onurunu, tutarlılığını ve tarihin saygısını.

1970’lerde ringlere döndüğünde artık sadece hızlı değil, bilgeydi. Joe Frazier, George Foreman gibi devlerle yaptığı maçlar, boks tarihinin en unutulmaz sayfalarını yazdı. “Yüzyılın Maçı”, “Rumble in the Jungle”, “Thrilla in Manila” gibi karşılaşmalar, sadece spor müsabakası değil; irade, zekâ ve dayanıklılık destanlarıydı. Ali artık yalnızca yumruk atmıyor, rakibini okuyordu. Hızı azalmıştı belki ama aklı keskinleşmişti.

Muhammed Ali’nin dili de ring kadar etkiliydi. Şiir gibi konuşur, rakibini kelimelerle yıpratırdı. Ama bu gösterişin altında derin bir farkındalık vardı. O, kendini sevmenin siyah bir çocuk için devrimci bir eylem olduğunu biliyordu. “Ben güzelim” derken kibirlenmiyor; aşağılananlara cesaret veriyordu.

Hayatının ilerleyen yıllarında Parkinson hastalığıyla mücadele etti. Ellerinin titremesi, bir zamanlar dünyanın en hızlı yumruklarını atan adam için ağır bir imtihandı. Ama Ali, bu sınavda da sessiz bir asalet sergiledi. Acıyı reklâm etmedi, sabrı gösteriye dönüştürmedi. Konuşamadığı zamanlarda bile varlığı konuşuyordu.

Muhammed Ali, 2016 yılında hayata veda ettiğinde arkasında yalnızca kemerler bırakmadı. Cesaretin bedelini ödemiş bir duruş, inancını saklamamış bir kimlik ve gücünü mazlumdan yana kullanmış bir ahlâk bıraktı. O, kazanmanın her zaman nakavt etmek olmadığını; bazen ayakta kalmanın, bazen de “hayır” diyebilmenin gerçek zafer olduğunu öğretti.

Bugün Muhammed Ali denildiğinde, akla yalnızca bir sporcu değil; adaletin, inancın ve insan onurunun ringe çıkmış hâli gelir. O, yumruğunu indirdiğinde rakip düşerdi; ama sözünü söylediğinde çağ sarsılırdı. Ve belki de bu yüzden, hâlâ “en büyük”tir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir