Hayat Hikayem | Mehmet Beşir ERYARSOY

Hayat Hikayem | Mehmet Beşir ERYARSOY

Adım Mehmet Beşir Eryarsoy. Nüfus kaydına göre 1 Ekim 1950 doğumluyum. Babam Şeyh Musa Eryarsoy’dur. Ailemizde biri erkek, biri kız olmak üzere iki evlatlı bir yapı söz konusudur. Kendisi büyük erkek evlat olarak dünyaya gelmiştir. Dedem ise, o zamanın şartları içerisinde Mardin mahkemelerinde başkâtip olarak görev yapmıştır. Babamın dedesinin ve daha önceki dedelerin meslekleri hakkında şu an için kesin bir malumatım yoktur. Ancak bildiğimiz kadarıyla dördüncü dedemiz Abdüsselam Efendi, Mardin müftülüğü yapmış bir ilim erbabıdır.

Mardin’de biz, Tekiye Camii hatipleri olarak tanınırız; “Hatipgil” diye anılan bir aileyiz. Bu ismin verilmesinin sebebi şudur: Mardin’de Maristan Camii ve külliyesi inşa edildiği zaman, ilgili Artuklu hükümdarı tarafından mütevellilik, soyumuza adını veren dedemize verilmiş; aynı zamanda caminin imam-hatipliği de ona tevdi edilmiştir. İmam-hatiplik görevinden dolayı, bizler de soy olarak “Hatipgil” adıyla anılmışız.

Uzun bir süre, açıkçası altıncı, yedinci dedemize kadar olan silsileyi tam olarak tespit edemedim. Doğrusunu söylemek gerekirse, Kur’ân-ı Kerîm’in de soya sopaya fazla ehemmiyet vermeyip asıl olanın takvâ olduğunu bildirmesi sebebiyle bu meseleyle çok fazla ilgilenmedim. Ancak Suriye’de akrabalarımızın bulunduğunu, dedem tarafından amca çocuklarımızın olduğunu ve zaman zaman bizleri ziyarete geldiklerini biliyorduk. Özellikle pasaportsuz gidip gelmenin mümkün olduğu 1950 sonrası, 1960’lı yıllara doğru bu ziyaretler az da olsa gerçekleşirdi.

Bundan yaklaşık üç sene önce, sosyal medya üzerinden Suriye’deki bir amcamızın oğlu benimle iletişime geçti. Arapça yazıştığımız için beni fark etmiş olmalı. Kendini tanıttıktan sonra, Lübnan Beyrut’ta Nakîbü’l-Eşraf makamı tarafından tasdik edilmiş bir şecerelerinin bulunduğunu ve Hüseynî olduklarını söyledi. Ardından şecerenin fotokopisini de gönderdi. Bu belge hâlen bendedir, saklamaktayım.

Bu vesileyle şunu da ifade etmek isterim ki, Hz. Hüseyin’in soyundan gelmek elbette bir şereftir; ancak asıl olan, o necip soya layık olabilmektir. Değerimiz, ancak o soya olan liyakatimiz kadardır. Aksi hâlde, soyun kendisi insana tek başına bir şey kazandırmaz. Elhamdülillah bu şuur içerisindeyiz.

Anne tarafımız ise Yemen’e kadar uzanır. Fiziksel özelliklerimiz de bunu destekler niteliktedir. Zaman zaman tanıştığımız insanlar, “Sen Yemenliye benziyorsun,” derlerdi. Ben de bunu doğrular, aile içinde iki farklı fiziksel gruba ayrıldığımızı söylerdim: Babama benzeyenler daha uzun boylu ve beyaz tenli; benim gibi olanlar ise daha kısa boylu ve esmerdir. Bunların da anne tarafından Yemenlilere benzediğini ifade ederdim. Hatta bu sebeple “O zaman biz sizin dayınız oluruz,” gibi nükteler de yapılırdı.

Kısaca soy meselesi bu şekildedir. Ben 1950 yılında doğdum. Beş erkek kardeşin en küçüğüyüm. Ablalarım da vardır ve benden sonra bir kız kardeşim daha dünyaya gelmiştir. Dolayısıyla biz iki kız, beş erkek kardeş olarak büyüdük. Ancak ben dünyayı tanımaya başladığımda, benden önce vefat eden bazı ağabeylerimi göremedim.

İlkokulu bitirdikten sonra, 1957 yılında Mardin İmam Hatip Okulu’na kaydoldum. O dönem okul henüz liseye dönüşmemişti; açılışının ikinci senesiydi. Yani ikinci dönem öğrencilerinden sayılırız.

İmam Hatip’e yönelişimin de bir hikâyesi vardır. Babam imamdı. Ancak ilkokul öğrencisiyken Harf İnkılâbı gerçekleşmişti. Rahmetli dedem bu durumu kabullenememiş ve “Bu iş temelli gavurlaştırmaya gidiyor,” diyerek babamı okuldan almıştır. Babam henüz ilkokul ikinci sınıftayken eğitim hayatı kesilmiştir. Buna rağmen, babamın öğrenme arzusu hiç sönmemiştir. Kendi gayretiyle okumaya, yazmaya ve özellikle İslâmî ilimlere yönelmeye devam etmiştir.

Ben kendimi bildiğimde, babam başta fıkıh olmak üzere İslâmî kaynakları okuyup anlayabilecek; gerektiğinde doğru kaynaklara başvurabilecek bir seviyeye ulaşmıştı.

1961 yılında Müftülükten bir izin gelir. Aynı yıllar, Mardin İmam Hatip Okulu’nun açıldığı dönemlerdir. Zinciriye Medresesi’nin cami olarak açılması için izin verilmiştir. O dönemin Mardin Müftüsü olan Şeyh Yusuf Efendi, babama camide imamlık teklif eder. Babam başta kabul etmek istemese de, ısrar üzerine görevi kabul eder. O sırada babam Yemenicilikle geçimini sağlamaktadır.

Caminin açılışı öncesinde büyük bir temizlik ve onarım çalışması yapılır. O zaman ben yaklaşık 11 yaşındayım. Hatırladığım kadarıyla cami oldukça bakımsızdı; diz boyu toz, kırık camlar, güvercin pislikleri… Ailece ve mahalleli olarak büyük bir gayretle temizlik yaptık. Amaç, camiyi Ramazan’a yetiştirmekti. Nihayetinde cami temizlendi ve o Ramazan’da teravih namazları kılındı.

Zinciriye Medresesi, Artuklu döneminden kalma muhteşem bir eserdir. Caminin iki bölümü bulunmaktaydı: biri Hanefiler, diğeri Şafiiler içindi. Bu, o dönemin mimari geleneğinin bir yansımasıydı. Ancak zamanla bazı bölümler harap hâlde kalmış, daha sonra kademeli olarak onarılmıştır.

Babam Osmanlıcayı çok iyi okur ve yazardı; fakat Latin harfleriyle okuma yazması yoktu. Hutbeleri Osmanlıca olarak hazırlar, biz de ona Türkçe metinleri okuyarak yardımcı olurduk. Bu sayede ben de küçük yaşta Osmanlıca öğrendim.

İmam Hatip yıllarında ders kitapları oldukça sınırlıydı; hocalarımız genellikle dersleri not tuttururdu. Ben de bir dönem notlarımı Osmanlıca tutmaya başladım. Daha hızlı yazabildiğimi fark ettim ve bu şekilde devam ettim. Bir gün bir hocamız, “Niye yazmıyorsun Beşir?” diye sordu. Yazdığımı söyledim ve okudum. Yazdıklarımı görünce “Sen Arapça yazıyorsun,” dedi. Ben de bunun Osmanlıca olduğunu ifade ettim. Nasıl daha hızlı yazdığımı merak edince, tahtada göstererek izah etmeyi teklif ettim.

Bir “Muhammed” yazdım; birini Arap harfleriyle, diğerini Latin harfleriyle. Dedim ki: “Bakınız, ‘Muhammed’i Arap harfleriyle yazarken elimi neredeyse hiç kaldırmadan, tek bir akışta yazabiliyorum. Kapladığı alan, satırdaki mesafesi belli. Bir de Latin harfleriyle yazdık; onun da kapladığı alan ortada. İşte bu yüzden daha hızlı yazıyorum.” Bu açıklama herhâlde meseleyi izah ediyordu. “Anladım,” dedi. Aslında “anladım” derken, neyi kastettiğini tam ifade edemese de, Harf İnkılâbı’nın bizlere ne yaptığını kısmen kavradığını hissettim. Ben o zaman böyle yorumlamıştım.

Bu şekilde bir hutbeyi okurken veya hutbeye hazırlanırken, Mardin’de 1962 yılında açılan İmam Hatip Okulu’nun ilanı da hutbelerle yapılacaktı. Bunun için müftülüğe bir hutbe gönderilmiş, müftülük de bu hutbeyi babama vermişti. 1962 yılıydı; ben ilkokul son sınıftaydım. Rahmetli annemin o anki coşkusunu hâlâ hatırlarım. Öğleciydim, sabah uyuyordum. Yüksek ve heyecanlı bir sesle, “Beşir kalk! İmam Hatip açılıyor!” dedi. Büyük bir sevinçle kalktım. Sonra durumu bana anlattılar. “Hutbeyi okuyacağız,” dediler. Ardından ben de, “Peki ben ne zaman İmam Hatip’e gideceğim?” diye sordum. “İlkokulu bitir, sonra gidersin,” diye izah ettiler.

Babamda—Allah rahmet eylesin—okullara karşı bir güvensizlik, hatta bir endişe ve korku vardı. Belki kendisinin okuldan alınmış olmasının, belki rahmetli dedemin etkisinin, belki de her ikisinin birleşiminin bir sonucuydu bu. O dönemde devlet okulları, birçok insan için dinin öğretilmediği, hatta yer yer küçümsendiği yerler olarak görülüyordu. Yine de nadiren, özellikle Demokrat Parti döneminde, öğretmenlerimizin inisiyatifiyle cuma namazına gitmemize izin verildiği olurdu.

Bir defasında—ya dördüncü ya da beşinci sınıftaydım—cuma namazı için izin istedim. Öğretmenim, “Müdür beye git,” dedi. Müdür bey de daha önce bizim sınıfımıza ders veren hocamızdı. Yanına gittim, durumu anlattım. “Tamam Beşir,” dedi, “namaz kıldığını biliyorum. Git ama kimseye söyleme.” Bu hatıra hâlâ zihnimde canlıdır. Hatta yakın zamanda bile benzer bir duruma şahit oldum: Cuma namazına giderken, liseli birkaç öğrencinin kendi aralarında, “Ben hocaya söylemeden geldim, yok yazabilir,” “Ben söyledim, yazmaz,” şeklinde konuştuklarını duydum. Demek ki bazı şeyler hâlâ benzer şekilde devam ediyor.

Bu durum, eğitim sisteminin dinle olan mesafesi hakkında fikir vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin özellikle eğitim alanında dinle olan gerilimi tam anlamıyla ortadan kalkmış değildir. Hatta zaman zaman saldırgan bir tavırla varlığını sürdürmektedir. Bunu emekli bir öğretmen olarak bizzat gözlemledim.

İmam Hatip Okulu açıldığında, dönem ortasına denk gelen bir zamandı. Biz de ilkokulda kendi aramızda konuşuyor, hayaller kuruyorduk. “İmam Hatip’e gideceğiz,” diyorduk. O dönemde zihnimizde oluşan din adamı imajı oldukça farklıydı: Şalvar giyecek, sakal bırakacak, belki sarık saracaktık… Bu, ya toplumun zihninde şekillenmiş ya da bize bu şekilde aktarılmış bir algıydı.

O sırada Mardin Müftüsü Subhi Efendi idi. “Bize derslere o gelecek, vaiz Nuri Hoca da ders anlatacak,” diye konuşurduk. Oysa bunların çoğu çocukça tahayyüllerden ibaretti. Çünkü İmam Hatip henüz yeni açılıyordu; 1960 darbesinden sonra, 1962’de…

Benden büyük bir ağabeyim, birkaç yıl gecikmeyle kendisini zorla okula kaydettirdi. Ondan önceki ağabeylerim ise okuyamadı. En büyük ağabeyim hiç okumadı. Diğer iki ağabeyim ise gece mekteplerine devam ederek okuma yazmayı öğrenebildi. Sistemli ve düzenli bir eğitim, benden büyük bir ağabeyim, ben ve benden sonraki kız kardeşim için mümkün olabildi.

Ailemiz ekonomik olarak çok rahat değildi. Babam imamdı ve o dönemde imam maaşları oldukça düşüktü. Diyanet camiasının maaş politikası genel olarak bu şekildeydi. Bu noktada merhum Muhammed Kutub’un aktardığı bir anekdotu hatırlamak yerinde olacaktır. Mısır, İngiliz sömürgesi altındayken, Milli Eğitim Bakanı Dunlop bir genelge yayımlar. Bu genelgede din derslerinin normal ders saatlerinden sonra konulmasını, bu derslere en yaşlı hocaların verilmesini ve bu hocalara düşük maaş ödenmesini ister.

Bu uygulamanın arkasındaki mesaj açıktır: “Din, geçmişte kalmıştır; temsilcileri de yaşlıdır ve yakında yok olacaktır. Bu yüzden fazla önemsenmemelidir.” Aynı zamanda, düşük maaşla “Bu alana yönelirseniz maddi karşılık alamazsınız” mesajı verilmektedir. Din derslerinin ders saatleri dışında olması ise “Din, hayatın asli unsuru değildir” düşüncesini telkin etmektedir.

Benzer bir yaklaşımın Türkiye’de de farklı şekillerde uygulandığını söylemek mümkündür. Eğitim politikalarının, özellikle müfredatın sürekli değişmesi de ayrı bir sorundur. Oysa kötü de olsa istikrarlı bir program zamanla derinleşir. Sürekli değişen müfredat ise ne öğretmenin ne de öğrencinin sağlıklı bir şekilde odaklanmasına imkân tanır.

Bu şartlar altında eğitimimizi tamamladık. Bir gün, ilkokul ya da İmam Hatip’in ilk yıllarında babamla konuşurken, Harf İnkılâbı’nı hararetle savunduğumu hatırlıyorum. Babam beni dikkatle dinledi ve sonra şöyle dedi: “Oğlum, sizin bu harfleri savunmanız normal. Ama unutmayın, bir gecede siz âlim oldunuz, biz cahil kaldık.”

Bu söz beni derinden etkiledi. Babam resmî bir eğitim almamıştı; fakat kendi gayretiyle ilim sahibi olmuş, güçlü bir hafızaya sahip bir insandı. Bir kitapta okuduğu bir meseleyi, aradan uzun zaman geçse bile, cildi ve sayfasıyla hatırlayabiliyordu.

Bu hadise bana şunu gösterdi: Okuma yazma tek başına bir ölçü değildir; bir araçtır. Asıl önemli olan, bilgi ve kültür seviyesidir. Harf İnkılâbı ise bu seviyeyi bir anda sıfırlamıştır. Sonrasında her şey yeniden inşa edilmiştir.

Bu inkılâbın toplumsal, kültürel ve ilmî zararları ayrı bir inceleme konusudur. Ancak şunu söylemek mümkündür ki, bu millet büyük bir kırılma yaşamıştır. Benim tercüme çalışmalarına yönelmemin sebeplerinden biri de, bu kırılmayla oluşan boşluğu bir nebze olsun doldurabilme gayretidir.

Çünkü gördüm ki, yeni harflerle yazılmış eserler tek başına yeterli değildir. Osmanlı döneminde okutulan bazı kitaplar—mesela ruhiyat kitapları—bizim okuduğumuz psikoloji kitaplarından daha derin ve seviyeliydi. Üstelik kullanılan kavramlar da daha isabetliydi: “Psikoloji” yerine “ruhiyat”, “sosyoloji” yerine “içtimaiyat” deniliyordu. Bu kavramlar, ilmin ruhunu daha doğru yansıtıyordu.

Sonuç olarak, bu eğitim serüveni, sadece şahsî değil; aynı zamanda toplumsal bir dönüşümün de göstergesidir. İmam Hatip’i bitirdikten sonra, o dönemde tercih edebileceğimiz iki yol vardı: Ya Yüksek İslam Enstitüsü’ne girmek ya da lise fark derslerini vererek üniversiteye yönelmek. Ben ikinci yolu seçtim ve beş dersten dördünü verdim. Ancak son ders olan fizik sınavına girip girmeme konusunda içimde bir tereddüt oluştu…

“Acaba,” dedim, “fizik dersini de verip lise mezunu olsam, üniversite imtihanlarında da istediğim bir yere girebilecek kadar güzel bir puan alsam; benim İslâmî ilimlerle olan alâkam, arzum ve isteğim azalır mı?” Bu sorunun cevabını düşündüm ve içimde bir endişe doğdu: Ya azalırsa? Bu ihtimali bertaraf etmek için önüme bu kapıyı kesin olarak kapatmaya karar verdim. “Lise fark derslerine gitmiyorum, fizik imtihanına da girmiyorum,” dedim ve gerçekten de fizik imtihanına girmedim.

Arkadaşlarım imtihandan çıkınca beni telaşla aramışlar. İkindi vakitlerinde buluştuğumuz bir çay bahçesinde karşılaştık. “Neredesin, niye imtihana gelmedin?” diye sordular. Hatta içlerinden biri, fizik hocasıyla görüştüklerini, “Kopyalarınızı hazırlayın, gelin; ben başınızda duracağım, kimse gelmeyecek, rahatça kopya çekersiniz,” dediğini anlattı. Ben de, “Belki kopya çekmeye ihtiyacım olabilirdi ama çekebileceğimi de biliyordum. Fakat bilerek gelmedim,” dedim. Israr edince de sebebini açıkladım. “Ne alâkası var?” dediler ama zamanla endişemin haklı olduğu ortaya çıktı.

Nitekim birçok arkadaşımız, Yüksek İslâm Enstitüsü ile birlikte fakülte de okudu. Ancak büyük bir kısmı—hepsi için söylemiyorum—okudukları fakültelerin etkisiyle bizim alanımızda zayıf kaldılar. Bu süreçte bizde devam mecburiyetini önemseyen hocalar da vardı. Hatta zaman zaman, öğrenci psikolojisiyle, fakültede okuyan bir iki arkadaşımızın yoklamada varmış gibi gösterildiği de olurdu.

Ben ise böyle bir tercihte bulunmadım. Yüksek İslâm Enstitüsü ile birlikte fakülte okuma yoluna gitmedim ve bundan dolayı da hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Zira sonraları yaptığım araştırmalarda hukuk ve iktisat kitaplarına başvurma ihtiyacı duydum. O zaman fark ettim ki, bu alanlarda uzman olmama gerek yoktu. Öğrendiğim fıkıh bilgisi, bir iktisat kitabını doğru bir şekilde okuyup değerlendirmeme zaten imkân veriyordu.

Üstelik bu alanlarda meslek edinmeyecektim. Dolayısıyla dört yıl boyunca bu alanlarda yoğunlaşmak, kültürel açıdan tamamen boşa gitmese bile, benim İslâmî ilimlerde derinleşme imkânımı kısıtlayabilirdi. Çünkü Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğrenciyken derslerimiz yarım gündü. Kalan zamanı herkes farklı şekilde değerlendirirdi. Ben bu zamanı büyük ölçüde kitap okuyarak geçirdim. Özellikle o dört yıl boyunca ve İmam Hatip’e giremediğim o bir yıllık dönemde yaptığım okumaları hayatımın hiçbir döneminde yapamadım.

Ciddi okumalar yaptım, notlar aldım, değerlendirmeler yaptım. Hamdolsun, bunun bana önemli bir birikim kazandırdığını düşünüyorum. En azından kendi çapımda ciddi bir ilmi altyapı oluştuğunu söyleyebilirim.

Buradan hareketle şunu ifade etmek isterim: İlim yolcuları, mümkün mertebe İslâmî ilimleri genel hatlarıyla öğrendikten sonra belli bir alanda ihtisaslaşmalı; ancak bunu yaparken ilimleri birbirinden koparmamalıdır. Aksine, ilimler arasındaki irtibatı gözeten geniş bir bakış açısıyla hareket edilmelidir. Meselâ bir kelâm âliminin ihtiyaç duyduğu kadar fıkıh bilmesi, bir fıkıh âliminin de gerektiği kadar kelâmdan haberdar olması zaruridir. Aynı durum tefsir, hadis ve diğer ilimler için de geçerlidir.

Bu şekilde 1970 yılında mezun oldum. 1971 yılında ise Yüksek İslâm Enstitüsü’ne giremedim. O dönemde iki aşamalı bir imtihan sistemi vardı. İlk aşama şehirde yapılır, sorular Millî Eğitim Bakanlığı’ndan gelir, cevap kâğıtları isimler kapatılarak mühürlü zarflarla gönderilirdi. Başarılı olanlar mülakata çağrılırdı.

Mülakata girdiğim yıl ilginç bir hadise yaşadım. Hadis dersinden imtihan oluyordum. Baraj derslerinden biriydi. Sorulan birkaç soruya cevap verdim. Ardından “Aşere-i Mübeşşere”yi saymam istendi. Dokuzunu saydım ama Said bin Zeyd bir türlü aklıma gelmedi. Tekrar tekrar saydım ama hatırlayamadım. İmtihanı yapan hoca, merhum Abdülkadir Karahan’dı. Aslında edebiyat profesörüydü; fakat hadis alanında da ders veriyordu.

Cevaplayamayınca sinirlendi ve “Çık!” dedi. “Hocam başka soru sorun,” dedim ama kabul etmedi. “Aşere-i Mübeşşere’yi bilmiyorsun,” diyerek beni çıkardı. Oysa söylemek istediğim çok şey vardı. “Hocam, sizin hadis dersinde verdiğiniz 50 sayfalık notu ezberledim; sadece bir ismi hatırlayamadım,” demek istiyordum. Ama öğrenci hâliyle sustum ve çıktım. Böylece bir dersten barajı geçemediğim için diğer derslerden aldığım notların da bir önemi kalmadı ve o yıl enstitüye giremedim.

O yılı Cenâb-ı Allah benim için hayırlı kıldı. Bir arkadaşımın dedesi imamlıktan emekli olacaktı ve yerine geçici bir imam arıyordu. Bana teklif ettiler. Maaşı paylaşacaktık. Kabul ettim. Hem boş durmayacaktım hem de bu, öğrenci için iyi bir gelir sayılırdı.

Cami evimize yakındı. Gidiş geliş süresini hesapladım: Çıkışım yaklaşık 6 dakika, inişim 4-5 dakika sürüyordu. Namazlarımı kılıyor, sonra hemen eve dönüp bıraktığım yerden okumaya devam ediyordum. Bu dönemde çok yoğun okumalar yaptım.

Hasan Basri Çantay’ın mealini kelime kelime, karşılaştırmalı olarak okudum. Bu çalışma, tercüme yeteneğimi geliştirmede çok faydalı oldu. Aynı şekilde merhum Hasan Hüsnü Erdem’in Riyâzü’s-Sâlihîn tercümesini de aynı titizlikle inceledim. Bu iki eser, Arapça ve tercüme kabiliyetimin gelişmesinde çok büyük katkı sağladı.

Ertesi yıl Yüksek İslâm Enstitüsü’ne girdim ve yatılı olarak kazandım. Bu, benim için büyük bir nimetti. Çünkü ailemin maddî durumu düzenli destek sağlamaya uygun değildi. Yatılı okumam, hem ekonomik hem de zaman açısından büyük avantaj sağladı. Okul, yemekhane ve yatakhane birbirine çok yakındı; bu da zaman kaybını en aza indiriyordu.

Bir gün marangoz olan bir ağabeyim bana, sökülüp takılabilen bir masa yaptı. Parça parça içeri sokup odada monte ettim. Bu masa üzerinde saatlerce kitap okudum, çalıştım, notlar aldım. Bu dört yıl, hayatımın en verimli dönemlerinden biri oldu.

Mezun olduktan sonra, yatılı okuduğumuz için öğretmenlik yapma mecburiyetimiz vardı. Kura sonucu Gümüşhane Öğretmen Lisesi’ne tayin edildim. 1975 Kasım’ında göreve başladım ve yaklaşık üç yıl görev yaptım.

O dönemde Türkiye’deki fikrî atmosfer, eğitim hayatını derinden etkilemişti. Öğrenciler ve öğretmenler ideolojik olarak ikiye bölünmüştü: sağcılar ve solcular. Ben ise ne sağcı ne solcu görünmek istiyordum. Bu yüzden öğretmenler odasında iki grubun ortasında, tek başıma oturmayı tercih ettim.

Başlangıçta bu tavrım her iki taraf için de şaşırtıcı oldu. Ancak zamanla, dengeli ve adaletli bir tutum sergilediğimi gördüler ve bunu kabul ettiler. Çünkü hem öğrencilerle hem de öğretmenlerle ilişkilerimde tarafsız olmaya özen gösterdim.

Sonradan aldığım duyumlara göre öğrenciler, her iki tarafa da benim bazı özelliklerimi kendi hocalarına uzun uzun anlatmışlar. “Hocamız derse girer, sürekli konuşur, hiç boş durmaz,” diyorlarmış. Hatta bir defasında, o dönemde öğretmen liselerinde müdür yardımcılarından sonra bir de “eğitim şefi” olurdu; eğitim şefi bana şöyle sormuştu: “Hocam, biz 15–20 dakika dersi zor anlatıyoruz. Sen nasıl oluyor da 45 dakika hiç durmadan konuşuyorsun? Bu kadar sözü nereden buluyorsun?” Ben de, “Vallahi bilmiyorum, bizim işimiz bu. Ders anlatıyoruz, başka ne yapacağız?” diye cevap vermiştim. Bana göre mesele buydu: Anlatılması gerekeni anlatmak, vazifeyi yerine getirmek…

O dönemin şartlarında öğrenciler de ister istemez derse ilgi gösteriyordu. Din bilgisi ve ahlak derslerine giriyordum. Öğretmen lisesi olduğu için her iki ders de zorunluydu. Bu da bizim—öğrencilerin tabiriyle “dinci öğretmenin”—okuldaki ağırlığını artırıyordu. Öğrenciler derse katılmak ve not almak zorundaydı.

Kısa bir süre sonra öğrencilere geniş bir konuşma alanı tanıdım. Hatta bazı sınıflarda bunu açıkça ifade ettim: “Dersimiz 45 dakika. Bunun 5 dakikası yoklama ve benzeri işlere gider. Geriye 40 dakika kalır. Bu 40 dakikanın 20 dakikasını ben kullanırım; kalan 20 dakikayı ise 10 dakika sağ görüşlü, 10 dakika sol görüşlü öğrencilere ayırırım.” Hiçbirine müdahale etmeden herkes düşüncesini serbestçe ifade ederdi. O dönemde sokakta, mitinglerde ne konuşuluyorsa sınıfta da benzer şeyler konuşulurdu. Ben de bir Müslüman olarak kendi düşüncelerimi dile getirir, hem milliyetçi söylemleri hem de materyalist fikirleri eleştirirdim. Bu konularda az da olsa birikimim vardı.

Bir gün dersin sonuna doğru sözlerimi toparlarken şöyle dedim: “Buna göre bir Müslüman; ne sosyalist, ne kapitalist, ne komünist, ne de başka bir ideolojinin mensubu olabilir.” Tam o sırada bir öğrenci el kaldırdı: “Peki hocam, Kemalist de olamaz mı?” Zil çalmak üzereydi. O an ne diyeceğimi düşündüm. “Olamaz” desem hemen şikâyet edilir, sürgün edilirdim. “Olur” desem söylediklerimle çelişirdim. O anda aklıma gelen şu oldu: “Evladım, kanunlarla korunmuş kimselerle beni karşı karşıya getirme.” dedim. Zil de çaldı. Sınıfta bir sessizlik oluştu. Herkes vereceğim cevabı bekliyordu. Bu şekilde o zor durumu da atlatmış oldum.

O yıllarda okulda ciddi olaylar yaşandı. Öğrenciler ikiye bölünmüş, sağcı ve solcu gruplar arasında çatışmalar çıkmıştı. O dönemde eğitim enstitüleri de açılmış, kısa sürede öğretmen yetiştirme politikaları uygulanmıştı. Spor salonlarında, mikrofon dahi olmadan, sıraların üzerine çıkarak ders anlattığımız günler oldu.

Bütün bu süreçte, öğrenciler benim adaletli davrandığıma inanmışlardı. Bunun en açık göstergelerinden biri, yaşanan büyük olaylar sırasında ortaya çıktı. Sağcı ve solcu öğretmenlerin hiçbiri öğrencilerin arasına girip onları ayırmaya cesaret edememişti. Ancak ben aralarına girdim. Her iki taraf da bana “Hocam, siz karışmayın,” dedi ama bu, aslında bana duydukları saygının da bir göstergesiydi.

Olayların arkasında bazı öğretmenlerin de kışkırtıcı rol oynadığı sonradan ortaya çıktı. Ancak soruşturma sırasında her iki taraf da benim doğruyu söyleyeceğime inandığı için kimse beni şahit göstermedi. Bu da yaşadığım ilginç hadiselerden biridir.

Üç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra askere gitmeye karar vermiştim. Hazırlıklarımı yapmış, ailemi Mardin’e bırakmıştım. Ancak tam o sırada Millî Eğitim’den bir genelge geldi: Öğretmenlerin askerliği 31 yaşına kadar erteleniyordu. Bu durum beni biraz sarstı. Bunun üzerine tayinimi hızlandırmak için Ankara’ya gittim. Neticede İstanbul Rami Ortaokulu’na din bilgisi ve ahlak öğretmeni olarak atandım. Orada da üç yıl görev yaptım.

O dönemde okulun yakınında bulunan Plevne Lisesi, sol görüşlü öğrencilerin yoğun olduğu bir yerdi ve bu durum bizim okulu da etkiliyordu. Öğrencilerin sıralarında teksir makinesiyle çoğaltılmış dergiler bulunuyordu. Biz de boş durmadık. Ahlak dersinden verdiğim ödevler arasında Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” kitabının özeti, Mevdûdî’nin “İslâm’a Göre Dört Terim” kitabının özeti gibi çalışmalar vardı. Bu sayede öğrenciler, İslâm’ın alternatif bir düşünce sistemi sunduğunu fark ediyordu.

Derken 12 Eylül 1980 darbesi oldu. Bir arkadaşım gece telefonla haber verdi. O dönemde evlerde telefon nadirdi; ben kiraladığım evde bu imkâna sahiptim. Arkadaşları haberdar etmek için dışarı çıktım. Askerler yolu kesmişti. “Nereye gidiyorsun?” dediler. “Ekmek almaya,” dedim. İzin verdiler. Ekmek bahanesiyle birkaç eve uğrayarak arkadaşları uyardım. O dönemde yasaklı kitaplar, baskın korkusu gibi birçok sıkıntı yaşanıyordu. İnsanlar hangi kitabın tehlikeli sayılacağını bilemiyordu.

Askerlik dönemimde de ilginç bir olay yaşadım. Tercüme ettiğim bir kitabın yarısını yanımda götürmüştüm. Bir gün dolaplar arandı. Büyük bir korkuyla dolabımı açtım. Kuruyemişlerim alınmıştı ama kitaplarım yerinde duruyordu. Bu da benim için ayrı bir tecrübe oldu.

Daha sonra öğretmenlikten istifa ettim. Bunun sebebi, öğretmenlerin kıyafet zorunluluğuna dair bir genelgeydi. Maaşımız yetmediği için bunun uygulanabilir olmadığını söyledim. Talebim kabul edilmeyince istifamı yazdım ve görevden ayrıldım.

Ardından üç yıl sürecek bir yurtdışı tercümanlık süreci başladı. Libya’da iki farklı Türk şirketinde çalıştım. Amacım bir ev sahibi olabilmekti. Üç yıl sonunda bu hedefime ulaştım. Döndükten sonra tercüme çalışmalarına devam ettim.

1996 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladım. Bu dönemde bazı ideolojik baskılarla karşılaştım. Görüşlerimi açıkça ifade etmeye devam ettim. 28 Şubat sürecinde görevime son verildi.

Daha sonra Hollanda’ya gittim. Orada bir süre üniversitede görev yaptım. Ardından Türkiye’ye döndüm. Emekliliğimi aldıktan sonra ilmî ve tercüme çalışmalarımı sürdürdüm.

Hâlen hayatım bu şekilde devam etmektedir. Rabbim, dinine ve Müslümanlara hizmetten bizi son nefesimize kadar ayırmasın.

 

Düzenleyen: İdris GÖKALP

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir