Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın Hayatı Bize Ne Anlatıyor?

Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın Hayatı Bize Ne Anlatıyor?

Tevhidin, Teslimiyetin, Hanifliğin ve Dirilişin Konferansı

Aziz dinleyenler,

Bugün burada, insanlığın ortak hafızasında derin izler bırakmış, Kur’an-ı Kerim’de adı en çok anılan büyük peygamberlerden biri olan Hz. İbrahim aleyhisselamı konuşmak için bir araya gelmiş bulunuyoruz. Fakat bu konuşma yalnızca tarihî bir şahsiyeti anmak için yapılmış bir konuşma değildir. Bu konuşma, hakikatin izini sürmek, teslimiyetin ne olduğunu yeniden anlamak, tevhidin neyi zorunlu kıldığını kavramak ve insanın hangi istikamette dirilebileceğini idrak etmek için yapılmış bir tefekkür davetidir.

Çünkü Hz. İbrahim aleyhisselamı tanımadan İslam’ın ruhunu anlamak kolay değildir. Hatta daha da açık söyleyelim: Hz. İbrahim aleyhisselamı tanımadan teslimiyetin ne olduğunu, hanifliğin neyi ifade ettiğini, tevhidin hangi bedellerle yaşandığını, ümmet olma bilincinin hangi temeller üzerine kurulduğunu tam manasıyla kavramak mümkün değildir. İslam, yalnızca bir isim değil; bir yöneliştir, bir duruştur, bir sadakat ve teslimiyet biçimidir. Bu teslimiyetin en berrak, en güçlü, en sade ve en sarsılmaz örneklerinden biri de Hz. İbrahim aleyhisselamdır.

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’i bize yalnızca bir haber olarak anlatmaz. Onu bir rehber, bir örnek, bir ölçü, bir yol, bir istikamet olarak anlatır. Çünkü bazı peygamberler vardır; onlardan tarih öğrenilir. Bazı peygamberler vardır; onlardan ahlak öğrenilir. Bazı peygamberler vardır; onlardan mücadele öğrenilir. Hz. İbrahim aleyhisselam ise bütün bunları bir arada öğretir. O, inancın içinde aklı, aklın içinde teslimiyeti, teslimiyetin içinde cesareti, cesaretin içinde merhameti, merhametin içinde tevhidi bize öğretir.

Kur’an-ı Kerim’de onun için “hanif” ifadesi kullanılır. Haniflik; eğrilmeden dosdoğru olmak, şirkin gölgesine düşmeden hakka yönelmek, kalbi ve yönelişi yalnızca Allah’a çevirmek demektir. Hz. İbrahim aleyhisselamın hayatı, işte bu hanifliğin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. O, bir toplumun içine doğdu; fakat toplumunun hatasını miras almadı. Çevresindeki yanlışın çoğalması onu da yanlışın bir parçası hâline getiremedi. O, çoğunluğun peşinden gidenlerden olmadı. Hakkın yanında durdu. Çünkü hak çoğunlukla ölçülmez; hak, hak oluşuyla ölçülür. Batılın kalabalığı, hakikatin yalnızlığını iptal etmez.

Hz. İbrahim aleyhisselamın gönderildiği Babil toplumu, putlara secde eden, gökteki yıldızlara, gezegenlere, taşlara, ağaçlara ve insan eliyle yapılmış heykellere anlam yükleyen bir toplumdu. Onların dünyasında, insanın kalbi Allah’tan uzaklaşmış, yöneliş bozulmuş, sevgi ve korku yanlış adreslere taşınmıştı. Nemrut, bu sapkın düzenin siyasi yüzüydü; putperestlik ise bu düzenin manevi ve zihinsel zeminini oluşturuyordu. Bir toplumda Allah yerine putlar konuşmaya başladığında, orada adalet susar, merhamet zayıflar, akıl kirlenir, vicdan körelir, insan küçülür. Put yalnızca taştan ibaret değildir. Put, bazen taştan yapılır; bazen makamdan, bazen servetten, bazen şöhretten, bazen arzudan, bazen nefsin heveslerinden yapılır.

İşte bu yüzden bugün de Hz. İbrahim aleyhisselamın mücadelesi bize yalnızca geçmişin bir sayfasını değil, bugünün gerçeğini de anlatır. O gün Babil halkı gökteki yıldızlara, gezegenlere ve putlara tapıyordu; bugün ise insanlık başka putlar icat ediyor. Dün insanların yöneldiği putlar taş ve heykeldi; bugün insanlığın secde ettiği putlar bazen popülerlik, bazen şöhret, bazen ekranlar, bazen futbolcular, bazen dizi yıldızları, bazen sanat ikonları, bazen sosyal medyada parlayan sahte ışıklar, bazen de tüketim kültürünün büyüttüğü sahte değerlerdir. Adları değişmiştir; fakat mahiyet çok da değişmemiştir. Dün insanı yıldızlara bağlayan kör tapınma neyse, bugün insanı ekranlara, isimlere, markalara, ünvanlara bağlayan bağımlılık da odur. Putun biçimi değişmiş olabilir; ama kalbi esir alma vasfı değişmemiştir.

Bu bakımdan Hz. İbrahim aleyhisselamın mücadelesi, sadece antik Babil’e karşı bir mücadele değildir; bugünün Babil’ine karşı da bir mücadelesidir. O gün Nemrut’un kurduğu baskı düzeni neyse, bugün insanın aklını, kalbini ve iradesini kuşatan nice görünmez zorbalıklar da odur. Bu yüzden Hz. İbrahim’i konuşmak, yalnızca bir peygamberin biyografisini okumak değildir; kendi çağımızın putlarını teşhis etmektir.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim aleyhisselamdan söz edilirken onun hayatının merkezinde bir arayışın bulunduğunu görürüz. O, gerçeği arayan bir insandır. Yıldızlara baktığında onların battığını görür ve der ki: “Ben batanları sevmem.” Ay battığında yine aynı hakikati söyler. Güneş battığında ise insanlığın yüreğine kazınacak o büyük cümleyi tekrar eder: “Ben batanları sevmem.” Bu ifade, sadece bir astronomik gözlem değildir. Bu ifade, putlaştırılmış bir varlığa boyun eğmemek demektir. Bu ifade, geçici olana kalbini bağlamamak demektir. Bu ifade, sonsuz olmayanı ilah edinmemek demektir. Bu ifade, insanın kalbini sürekli olarak kaybolan, solan, batan, yok olan şeylere bağlamasının ne kadar büyük bir aldanış olduğunu öğretir.

Bir insanın hayatını neye bağladığı, onun yönünü belirler. Hz. İbrahim aleyhisselam bize şunu öğretir: Kalbini batana bağlama, baki olana bağla. Kalbini fanîye değil, Bâkî olana bağla. Kalbini Allah’a bağla. Çünkü Allah’tan başka her şey batmaya, eksilmeye, değişmeye, yok olmaya mahkûmdur. İşte haniflik budur. İşte tevhid budur. İşte İbrahimî duruş budur.

Hz. İbrahim aleyhisselamın hayatındaki en dikkat çekici hakikatlerden biri de şudur: O, davetine babasından başladı. Kur’an-ı Kerim’de babasına yumuşak bir edep ile seslenişi bize örnek olarak sunulur. “Ya ebeti” hitabının taşıdığı incelik, İslam’ın davet yöntemini de öğretir. Hak davet, kaba bir öfke ile değil; hikmetle, merhametle, sabırla ve sabit bir hakikat duygusuyla yapılır. Hz. İbrahim aleyhisselam babasına hakikati söylerken kaba davranmaz; ama taviz de vermez. Ne yumuşaklığını kaybeder ne de hakkı gizler. Ne nezaketini kaybeder ne de tevhid çizgisinden geri döner. Bu, müminin denge ahlakıdır.

Bugün de insanın en zor daveti, en yakınına yaptığı davettir. Hakkı önce yabancıya söylemek kolaydır; fakat insan çoğu zaman en yakınını kırmaktan, karşısına almaktan çekinir. Hz. İbrahim aleyhisselam bu korkuyu kırmıştır. O, tevhid davasına aileden başlamıştır. Çünkü hakikat evvela eve girmelidir. Bir evde iman yoksa, toplumda ahlakın kök salması zordur. Bir babaya, bir anneye, bir kardeşe, bir akrabaya, bir çevreye hakikat taşımak; peygamberlerin yoludur. Hz. İbrahim’in yolu budur.

Fakat onun babaya daveti, babasının putperestliğini onaylamak anlamına gelmez. Tam aksine, onun şefkati ile kararlılığı birlikte yürür. Bu bize önemli bir ölçü verir: Mümin, insanlara merhametle yaklaşır; fakat batıla merhamet etmez. Kişiye değer verir; fakat yanlışını kutsamaz. İnsanı sever; fakat insanın yaptığı şirk düzenini sevmez. Çünkü şirk, insanı büyütmez; küçültür. İnsan, Allah’a kul olduğunda yücelir. Putlara kul olduğunda ise alçalır.

Hz. İbrahim aleyhisselamın mücadelesi, yalnızca sözlü bir mücadele değildir. O, putların karşısına somut bir tavır koymuştur. Puthanedeki putları kırmıştır. Bu kırma eylemi, bir öfke patlaması değil; bilinçli bir tevhid ilanıdır. Çünkü bir toplumda putlar ayakta kaldıkça, zihinler de esir kalır. Bir putu kırmak, sadece bir heykeli devirmek değildir; bir düşünceyi parçalamaktır, sahte otoriteyi sarsmaktır, insanın kalbine çöken korkuyu dağıtmaktır. Hz. İbrahim aleyhisselamın baltası, aslında tevhidin baltasıdır. O balta, batıla yönelmiş bir keskinliktir. O balta, hak ile batılı birbirinden ayıran furkandır. O balta, insanı cehennemin kömürü olmaktan kurtaran rahmet çağrısıdır.

Evet, putlara tapanlar hoşlanmadı. Çünkü batıl, kendisini ifşa eden haktan hoşlanmaz. Şirk, sorgulanmaktan hoşlanmaz. Zulüm, hakikatin diliyle karşılaşmaktan hoşlanmaz. Nemrut da hoşlanmadı. Çünkü Nemrut’un saltanatı, insanların Allah’tan korkup ona boyun eğmesi üzerine kuruluydu. Bir toplumda insanlar bir beşeri ilah gibi görmeye başladığında, orada zulüm kolaylaşır. Nemrut’un sistemi, insanı Allah’a kul olmaktan çıkarıp insana kul etmeye yöneltmişti. Bugün de nice sistemler, insanı Allah’tan uzaklaştırarak başka şeylere kul eder. Kimi zaman güç, kimi zaman ideoloji, kimi zaman para, kimi zaman kalabalık, kimi zaman moda, kimi zaman korku… Hepsi aynı kökten beslenen putlar olabilir.

Hz. İbrahim aleyhisselam bu düzenin ortasında bir tek cümleyle ayağa kalktı: “Ben yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim.” Bu yöneliş, yalnızca bir inanç beyanı değil; bir hayat tarzıdır. İslam, esasen yöneliş dinidir. Yönü değişen insanın kalbi de değişir. Kabe’ye yönelen beden, Allah’a yönelen kalbi temsil eder. Hz. İbrahim aleyhisselamın teslimiyeti de böyledir. O, Allah’ın emri karşısında kalbini eğmeyen değil, kalbini tamamen teslim eden bir peygamberdir. Kendi oğlunu kurban etmeye yöneldiğinde bile, hayatı ve ölümü Allah için yaşamanın ne demek olduğunu gösterdi. Kur’an-ı Kerim’de “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir” buyruğu, yalnızca teorik bir ayet değil; İbrahimî bir hayatın özüdür. Hayat da Allah için, ölüm de Allah için, sevgi de Allah için, ayrılık da Allah için, sabır da Allah için, mücadele de Allah içindir.

İşte burada İbrahim aleyhisselamın teslimiyeti bir kez daha önümüze çıkar. Teslimiyet, pasiflik değildir. Teslimiyet, dirençsiz olmak değildir. Teslimiyet, aklı kapatmak değildir. Teslimiyet, hakikati bulduktan sonra onun önünde eğilmektir. Gerçek özgürlük, Allah’a teslim olmaktır. Çünkü Allah’a teslim olan, başkasına kul olmaz. Allah’a teslim olan, nefsin esareti altına girmez. Allah’a teslim olan, korkuların esiri olmaz. Allah’a teslim olan, Nemrutlara boyun eğmez.

Hz. İbrahim aleyhisselamın bir diğer büyük yönü de ümmet olma bilincidir. Kur’an-ı Kerim onu “tek başına bir ümmet” olarak anar. Bu ifade çok derindir. Çünkü bazı insanlar sayı olarak az olabilir; fakat hakikat olarak ümmet olabilir. Ümmet olmak, yalnızca kalabalık olmak değildir. Ümmet olmak, ortak bir istikamet, ortak bir iman, ortak bir ahlak, ortak bir kıyam ve ortak bir sorumluluk içinde yaşamaktır. Hz. İbrahim aleyhisselam, tek başına kalsa da ümmet gibi durmuştur. Çünkü ümmet olmak, sayıya değil istikamete bağlıdır. Bugün Müslümanların en büyük ihtiyaçlarından biri de budur: sayımızı değil, istikametimizi büyütmek. Kalabalığımızı değil, sadakatimizi artırmak. Görünürlüğümüzü değil, hakikatle ilişkimizin derinliğini çoğaltmak.

Hz. İbrahim aleyhisselam aynı zamanda bir milletin kurucusudur. Kur’an’da “İbrahim’in milleti” ifadesi geçer. Millet burada yalnızca sosyolojik bir topluluk değil, inanç ekseninde oluşmuş bir aidiyet demektir. Yani İbrahim’in milleti, tevhid milletidir. Bu milletin mayasında şirk yoktur, kibir yoktur, teslimiyet vardır, sadakat vardır, sadelik vardır, Allah’a yöneliş vardır. Bu milletin ortak paydası kandan, ırktan, renkten, bölgeden önce iman ve teslimiyettir.

İslam’ın İbrahim aleyhisselam ile birlikte anılmasının sebebi de budur. İslam, yeni bir din gibi sunulmuş olsa da, aslında İbrahimî çizginin son ve tamamlanmış halidir. Kur’an, Hz. İbrahim’in ne Yahudi ne de Hristiyan olduğunu, aksine hanif ve Müslim olduğunu bildirir. Bu, çok büyük bir hakikattir. Demek ki İbrahim aleyhisselam bir aidiyet davasının değil, hakikat davasının insanıdır. Onu bir kavme daraltmak, bir coğrafyaya hapsetmek, bir tarih parantezine sıkıştırmak mümkün değildir. Çünkü o, teslimiyetin sembolüdür. Bu yönüyle o, bütün zamanların peygamberidir; her çağda yeniden anlaşılması gereken bir rehberdir.

Mekke dediğimizde Hz. İbrahim’i düşünmeden geçemeyiz. Çünkü Mekke’nin neredeyse her köşesinde onun ve ailesinin izleri vardır. Kâbe’nin inşası, Hacer’in koşusu, İsmail’in teslimiyeti, zemzemin kaynağı, kurbanın hatırası, hac ibadetinin sembolleri… Bunların hepsi Hz. İbrahim’in ve ailesinin izlerini taşır. Sanki Mekke, İbrahim ailesinin hatırasıyla nefes alır. Oraya giden insan, yalnızca bir şehir görmez; bir teslimiyet tarihine yürür. Kâbe’yi görünce, İbrahim’in duasını; Sa’y yapınca, Hacer’in sabrını; Mina’da kurban ibadetini görünce, İbrahim’in teslimiyetini hatırlar.

Medine’de ise Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ailesinin izleri bizi karşılar. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Kuba’da, Mescid-i Nebevî’de, Ravza-i Mutahhara’da başka bir diriliş tarihinin nefesini hissederiz. Mekke’de İbrahim aleyhisselam ve ailesi bizi karşıladığı gibi, Medine’de Allah Resûlü ve ailesi bizi karşılar. Kudüs’e gittiğimizde ise İmran ailesinin izleri, Meryem’in, Zekeriyya’nın, Yahya’nın, İsa’nın mübarek hatırası ile karşılaşırız. Böylece anlarız ki peygamberler farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda, farklı dillerde konuşmuş olsalar da tek bir davetin elçisidirler: Allah’a kulluk, tevhid, adalet, merhamet ve teslimiyet.

Hz. İbrahim aleyhisselamın mücadelesi bize zulmün izalesi için rüşd, furkan ve basiret gerektiğini öğretir. Rüşd, doğruyu doğru zamanda görmektir. Furkan, hak ile batılı ayırma kabiliyetidir. Basiret ise olayların görünen tarafının ötesine geçebilmektir. Nemrut’u yalnızca bir kral olarak görmek yetmez; onun temsil ettiği zulüm düzenini görmek gerekir. Putu yalnızca taş olarak görmek yetmez; onun temsil ettiği zihinsel esareti görmek gerekir. Şirki yalnızca eski çağların inancı olarak görmek yetmez; onun bugünkü biçimlerini teşhis etmek gerekir. Hz. İbrahim aleyhisselamın basireti işte burada parlar. O, insanı yalnızca görünene mahkûm etmez. Görünmeyen hakikati, kalbin derinliklerini, yönelişin mahiyetini, kulluğun temizliğini öğretir.

Bu açıdan Hz. İbrahim aleyhisselamın hayatı, modern insana da büyük bir ayna tutar. Bugün insanın putları daha şık, daha renkli, daha teknolojik, daha cazip görünebilir. Fakat put puttur. İnsanı Allah’tan uzaklaştıran her şey, kalpte taht kuran her bağımlılık, kulun yönünü saptıran her sahte ilah, İbrahim’in baltasının karşısına çıkarılmalıdır. Çünkü putların en tehlikelisi, insanın onları put olarak görmemesidir. İnsan bazen kalbini öyle şeylere bağlar ki, o bağın ibadet olduğunu fark etmez. Sevgisini, korkusunu, ümidini, teslimiyetini Allah’ın dışındaki şeylere verir. Hz. İbrahim aleyhisselamın hayatı bu yüzden her çağın insanına şu soruyu sorar: Senin kıblen gerçekten nerede? Senin yönelişin kime? Senin kalbin kimden korkuyor, kime umut bağlıyor, kime teslim oluyor?

Bu sorulara verilen cevap, kişinin dinini de, hayatını da, ahlakını da belirler. Çünkü din, yalnızca ritüeller bütünü değildir; hayatın bütününü kuşatan bir yöneliştir. İşte Hz. İbrahim aleyhisselam bu yönelişin en temiz örneğidir. Onun mücadelesi tertemizdir. Çünkü o, nefsine değil Hakk’a bağlıdır. Menfaate değil vahye bağlıdır. Kalabalığa değil hakikate bağlıdır. İnsanların övgüsüne değil Allah’ın rızasına bağlıdır. Bu yüzden onun hayatı, sadece geçmişte kalmış bir peygamber kıssası değil; bugüne düşen bir nur, geleceğe açılan bir kapıdır.

Hz. İbrahim aleyhisselamın duası da bu konuşmanın merkezinde olmalıdır. O, Rabbine yönelirken yalnızca kendisi için değil, nesli için, toplumu için, güvenli şehir için, salih kullar için, namazın ikamesi için, kalplerin doğrulması için dua etti. Demek ki İbrahimî anlayışta dua da toplumsaldır. Mümin, yalnızca kendi kurtuluşunu istemez; neslinin de, toplumunun da, ümmetinin de, insanlığın da ıslahını ister. İbrahim aleyhisselamın duaları bugün de bize yol gösterir. Bir mümin, “Rabbim beni ve soyumu namazı dosdoğru kılanlardan eyle” diye dua ediyorsa, bu sadece bir ibadet talebi değildir; nesiller boyu sürecek bir istikamet arayışıdır.

Bugünün Müslümanına Hz. İbrahim aleyhisselamın hayatı ne anlatır? Öncelikle şunu anlatır: Allah’ın rızası, insanların beğenisinden daha değerlidir. Tevhid, şöhretten daha değerlidir. Hakikat, kalabalıktan daha değerlidir. Kulluk, övgüden daha değerlidir. Sabır, acelecilikten daha değerlidir. Basiret, kör cesaretten daha değerlidir. Teslimiyet, isyandan daha değerlidir. Bir insanın değeri, ne kadar alkış aldığıyla değil, ne kadar Allah’a yakın durabildiğiyle ölçülür.

İbrahim aleyhisselam bize ayrıca şunu anlatır: Davet, önce evde başlar. Sonra toplumda büyür. Sonra tarihe yayılır. O, babasına hakkı söyledi. Toplumuna karşı putları kırdı. Nemrut’a karşı teslim olmadı. Kendi oğlunu kurban etmeye hazır olacak kadar Allah’a bağlı kaldı. Kâbe’nin inşasında Rabbine dua etti. Böylece bir peygamberin hayatı, yalnızca mucizelerle değil, teslimiyetle tarih oldu. İşte asıl mucize budur. Taşı taş üstüne koymak değil sadece; kalbi Allah’ın emri üstüne koymak. Ev yapmak değil yalnızca; ümmetin kıblesini inşa etmek. Kurban kesmek değil sadece; nefsin putunu kesmek. Hacer’in koşusunu izlemek değil sadece; çabanın ibadet olduğunu anlamak.

Muhterem dinleyenler,

İbrahim aleyhisselamın davası, her çağda yenidir. Çünkü insanın putları değişse de ihtiyacı değişmez: Tevhid. İnsanlığın hastalığı değişse de şifası değişmez: İman. Toplumların zulmü biçim değiştirse de müminin tavrı değişmez: Furkan. Kalabalıklar değişse de hakikatin ölçüsü değişmez: Vahiy. Bu sebeple Hz. İbrahim aleyhisselamı tanımak, İslam’ı tanımaktır. Onun hayatını anlamak, kendi kalbimizi anlamaktır. Onun mücadelesini okumak, kendi çağımızı okumaktır. Onun teslimiyetini görmek, kendi eksikliğimizi fark etmektir.

Son olarak şunu söyleyelim: Din Allah katında İslam’dır. Bu dinin ruhu, Hz. İbrahim aleyhisselamın ruhuyla buluştuğunda daha da berrak görünür. Çünkü İbrahim aleyhisselam, tevhidin babasıdır; hanifliğin örneğidir; teslimiyetin sembolüdür; ümmet şuuru ve millet bilincinin kurucu ismidir. O, göğe bakıp yalnızca yıldızları değil, yıldızların ardındaki Yaratıcı’yı görmeyi öğretti. O, putları kırarak yalnızca heykelleri değil, insanların kalbindeki sahte ilahları da sarsmayı öğretti. O, babasına “ya ebeti” diye seslenerek davetin edebini öğretti. O, “ben batanları sevmem” diyerek fanî olanın ilah olamayacağını öğretti. O, hayatı ve ölümü âlemlerin Rabbi için yaşamayı öğretti.

Bizler de eğer gerçekten Allah’ın rızasını, cennetini, yakınlığını istiyorsak; Hz. İbrahim’i tanımaya, onu örnek almaya, onun gibi düşünmeye, onun gibi yönelmeye, onun gibi teslim olmaya mecburuz. Çünkü onun yolu, karanlıkta yol bulanların yoludur. Onun yolu, putları kırıp hakikate yürüyenlerin yoludur. Onun yolu, Nemrutlara boyun eğmeyenlerin yoludur. Onun yolu, kalbini Allah’a bağlayanların yoludur. Onun yolu, diriliş yoludur.

Allah Teâlâ bizleri Hz. İbrahim’in hanif çizgisinden ayırmasın. Bizi putların, şöhretlerin, arzuların, korkuların, nefsânî tutkuların esaretinden kurtarıp tevhidin nuruna eriştirsin. Kalplerimizi rüşd, furkan ve basiret ile aydınlatsın. Hayatımızı İbrahimî bir istikamete, ölümümüzü de İbrahimî bir teslimiyete dönüştürsün. Ve bizleri, İbrahim aleyhisselamın duasında olduğu gibi, salih kullardan eylesin.

Âmin.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir