İSTANBUL NASIL FETHEDİLDİ?

İSTANBUL NASIL FETHEDİLDİ?

Tarihler 1453 yılının Nisan ayını gösterdiğinde dünyanın kalbi Konstantiniyye’nin surları önünde eşi benzeri görülmemiş bir fırtına kopuyordu. 21 yaşındaki genç bir sultan, insanlık tarihinin o güne dek gördüğü en büyük toplarla bin yıllık Roma surlarını dövüyor, bir gece ansızın gemileri karadan yürüterek imkânsızı başarıyordu. Dışarıda gülle sesleri yeri göğü inletirken şehrin içinde ise tam bir psikolojik kıyamet yaşanıyordu. Ayasofya’nın loş kubbeleri altında korkuyla ağlayan binlerce insan, gökyüzünde beliren kanlı ay tutulması ve şehri terk ettiğine inanılan o gizemli ışık… Gizem Laboratuvarı’nın bu bölümünde 54 günlük efsanevi kuşatmanın akıl almaz satranç hamlelerini, karanlıkta kalan 1204 yılındaki istilayı ve Osmanlı’nın harabeye dönmüş bir şehri yeniden dirilterek nasıl bir cihan başkentine dönüştürdüğünü yapay zekâ ile adım adım canlandırıyoruz. Hazırsanız başlıyoruz.

1452 yılının serin bir Mart sabahı. Osmanlı İmparatorluğu’nun genç padişahı Sultan II. Mehmed, satranç tahtasındaki ilk ve en ölümcül hamlesini yapmak üzere Boğaz’ın en dar noktasına geldi. Amacı çok netti: Karadeniz’den Konstantiniyye’ye uzanan hayati can damarını, yani deniz ticaret yolunu tamamen kesmek. Bizans İmparatoru ve casusları başlarda Osmanlıların bu sarp kayalıklara bir kale inşa edemeyeceğini düşünüyordu. Ancak Fatih’in mühendislik zekâsı herkesi yanıltacaktı. Binlerce usta ve işçi gece gündüz demeden, adeta bir arı kovanı gibi çalışarak Rumeli Hisarı’nı, o dönemki adıyla Boğazkesen’i sadece 4 ay gibi inanılmaz bir sürede inşa etti. Karşı kıyıdaki Anadolu Hisarı ile birleşen bu yeni ve heybetli yapı, Boğaz’ı tam anlamıyla boğuyordu. Surların tepesine yerleştirilen muazzam toplar sayesinde izinsiz geçen hiçbir geminin yaşama şansı kalmamıştı. Konstantiniyye artık Karadeniz’e tamamen kapanmış, imparatorluğun nefes borusu kesilmişti.

Kuşatma henüz başlamamıştı ama şehir çoktan yavaş yavaş boğuluyordu. İçeride bu boğulma hissi ve açlık korkusu sokaklara bir veba gibi yayılırken şehrin asıl felaketi yüzlerce kilometre ötede, Edirne’deki Osmanlı ordugâhında şekilleniyordu. Sultan Mehmed, bin yıllık Roma surlarını aşmak için geleneksel yöntemlerin yetmeyeceğini çok iyi biliyordu. Vizyonu netti: Aşılmaz denilen o surları o güne dek görülmemiş bir ateş gücüyle parçalamak istiyordu. Bu vizyonu gerçeğe dönüştürmek için Macar döküm ustası Urban ve Osmanlı mühendisleri Saruca Paşa ile Mimar Muslihiddin’i bir araya getirdi. Fatih’in stratejik dehası ve ustaların mühendislik becerisi birleştiğinde, Edirne dökümhanelerinde yanan ateşin içinden tarihin gördüğü en korkunç savaş makinesi doğdu: Şahi Topu. Namlusu o kadar genişti ki fırlatacağı yüzlerce kiloluk mermilerin her biri surları toza çevirecek güce sahipti. Ancak sadece bu ağır kütleyi Konstantiniyye’ye taşımak bile başlı başına bir lojistik mucize gerektiriyordu.

60 çift öküzün çektiği özel ahşap arabalar üzerinde haftalarca süren zahmetli yolculuk başladığında, ezilen toprağın her iniltisi aslında bir imparatorluğun yaklaşan ölüm çanlarını çalıyordu. Mart 1453’e gelindiğinde o yenilmez Theodosius surlarının karşısında artık kıyametin ta kendisi duruyordu. Surların hemen ötesinde toplanan Osmanlı ordusunun gölgesi şehre düştüğünde, İmparator Konstantin için artık diplomasi ve umut tükenmişti; sadece yaklaşan fırtınaya karşı çaresiz bir hayatta kalma içgüdüsü kalmıştı. 1453 yılının kasvetli baharında ilk kritik savunma hamlesini yaptı. Osmanlı donanmasının şehrin zayıf karnına, Haliç’e sızmasını engellemek için Eminönü ile Galata arasına demir zinciri gerdirdi. Aynı günlerde, Latin istilasından bu yana kaderine terk edilmiş üç kademeli Theodosius surları, sivil halkın ve rahiplerin bile katıldığı bir seferberlikle, çamur ve molozlarla alelacele yamanıyordu. Tam bu korkunç bekleyişin ortasında şehre giren Ceneviz gemileri bir anlık da olsa nefes aldırdı.

İçinden inen kişi, dönemin en acımasız ve yetenekli paralı askerlerinden biri olan İtalyan komutan Giovanni Giustiniani’ydi. Yanında getirdiği zırhlı 700 profesyonel savaşçıyla imparatora surlarını savunmaya geldiğini söylediğinde, Konstantiniyye’nin kaderi artık bu paralı askerin ellerine bırakılmıştı. Giustiniani surlarda savunma hatlarını güçlendirirken, 5 Nisan sabahı şehrin hemen karşısındaki Maltepe sırtlarında heybetli, kan kırmızısı bir otağ yükseldi. Sultan Mehmed, surların en zayıf noktası olan Romanos Kapısı’nı tam karşıdan gören bu vadiye merkez karargâhını kurdu. Ancak kan dökülmeden önce İslam savaş hukukunun değişmez kuralı işlemeliydi. Surlara yaklaşan elçi, şehri teslim etmeleri karşılığında imparatora güvenli geçiş, halka ise can güvenliği teklif etti. Ancak İmparator Konstantin bu teklifi reddetti. Bu olayın ertesi günü olan 6 Nisan Cuma sabahı ise surlardan bakan Bizans muhafızları tüyler ürpertici bir manzaraya şahit oldu. Uçsuz bucaksız ovayı dolduran on binlerce asker, Fatih’in arkasında saf tutmuş, derin bir sükûnet içinde namaz kılıyordu.

Ve bu muazzam sessizliğin hemen ardından dünya tarihinin o güne dek duyduğu en korkunç ses koptu. Şahi topları ateşlendiğinde yer sarsılıyor, asırlık Theodosius surları kâğıt gibi parçalanıyordu. Şehrin içindeki halk için o an, sadece savaşın değil bizzat kıyametin başladığı andı. Karada yer gök Şahi toplarının gürültüsüyle inlerken kuşatmanın bir diğer ölümcül cephesi denizde açılmak üzereydi. 12 Nisan günü Marmara’nın ufku Osmanlı yelkenleriyle kaplandı. Baltaoğlu Süleyman Bey komutasındaki dev donanma, şehri denizden de tamamen boğmak ve zayıf karnı olan Haliç’e sızmak için Karaköy açıklarına demirlemişti. Hedef, Bizans donanmasını yok edip şehri iki ateş arasında bırakmaktı. Ancak yüzlerce gemilik bu kudretli filonun önünde, dalgaların hemen üzerinde soğuk ve acımasız bir duvar duruyordu: Eminönü ile Galata arasına gerilmiş meşhur demir zincir. Ahşap fıçıların üzerinde yüzen her bir halkası insan beli kalınlığındaki bu aşılmaz bariyer, dönemin en büyük savaş kalyonlarını bile çaresiz bırakıyordu.

Rüzgâr Osmanlı’dan yana esiyor, binlerce kürekçi suları dövüyor ama donanma o soğuk demire toslayıp geri dönmek zorunda kalıyordu. Karada bin yıllık surları toza çeviren muazzam güç, denizde birkaç yüz metrelik bir demir yığınını geçememiş, kuşatma dalgaların üzerinde sinir bozucu bir şekilde kilitlenip kalmıştı. Denizdeki o zorlu kilitlenme devam ederken Sultan Mehmed stratejik bir hamleyle önce Marmara’nın güvenliğini sağladı ve donanmasına Prens Adaları’nı fethettirdi. Ancak asıl büyük sınav kara surlarında verilecekti. Gündüzleri Şahi toplarının açtığı gediklerin Bizanslılar tarafından geceleri inatla kapatılması, savaşın ne kadar çetin geçeceğinin kanıtıydı. Fatih, düşmanın direncini kırmak için 18 Nisan gecesi o güne dek görülmemiş bir taarruz emri verdi. Gecenin karanlığını binlerce Osmanlı askerinin tekbir sesleri ve mehterin yeri göğü inleten ritmi yırttı. Askerleri korumak ve surlara güvenle tırmanmalarını sağlamak için muazzam büyüklükteki tekerlekli ahşap kuşatma kuleleri hendeklere sürüldü.

Surlar ile kuleler arasında amansız bir irade savaşı başladı. Fakat o gece gökyüzü, Bizans’ın sönmek bilmeyen sıvı ateşiyle, Grejuva ile aydınlandı. Ahşap kuleler alevler içinde kalırken Osmanlı askerleri sabaha kadar bir adım bile geri atmadan kahramanca çarpıştı. Gün ağardığında surlar henüz düşmemişti. Ancak bu zorlu gece bir yenilgi değil, Sultan Mehmed’e klasik taktiklerin yetmeyeceğini gösteren büyük bir dersti. Karşılarındaki bin yıllık bu düğüm, o güne dek dünya üzerinde kimsenin aklına gelmemiş eşsiz bir askerî deha ile çözülebilirdi. Surlardaki ateşten sınavın dumanı henüz dağılmadan 20 Nisan sabahı Marmara sularında dört devasa gölge belirdi. Papa’nın şehre yardıma gönderdiği üç yüksek bordalı Ceneviz kalyonu ve bir Bizans nakliye gemisi rüzgârı arkalarına almış Boğaz’a doğru yaklaşıyordu. Baltaoğlu Süleyman Bey komutasındaki Osmanlı donanması, bu umut filosunu yok etmek için hızla dalgaların arasına atıldı. Fakat o gün rüzgâr adeta Osmanlı’ya ihanet ediyordu.

Aniden yön değiştiren fırtına, yüzen bir kaleyi andıran dev kalyonların yelkenlerini doldururken alçak Osmanlı kadırgalarını ezip geçmelerine neden oldu. Dört gemi Eminönü ve Karaköy arasına gerilen zinciri aşıp güvenli Haliç’e çekildi. Sahilden bu çaresizliği izleyen Sultan Mehmed’in öfkesi ise sınır tanımıyordu. Zafere olan sarsılmaz inancıyla kılıcını çeken padişah, atını köpüren dalgaların içine, denizin derinliklerine kadar sürdü. Askerlerine bağırıyor, adeta denizden imkânsızı istiyordu. Olayın faturası ağırdı. Donanma komutanı Baltaoğlu derhal azledildi. Ancak asıl fırtına gece koptu. Padişahın otağında kurulan olağanüstü divanda Başvezir Çandarlı Halil Paşa, Avrupa’nın toplanıp geleceğini belirterek kuşatmanın derhal kaldırılmasını talep etti. Kırmızı otağın içine ağır bir sessizlik çökmüştü. Kuşatma sadece surlarda değil, divan çadırının tam ortasında da kırılmanın eşiğine gelmişti. İşte tam o boğucu sessizliğin ortasında genç padişah yumruğunu masaya vurarak otağı titreten tarihî restini çekti.

Vezirlerinin gözlerinin içine bakarak tarihin akışını sonsuza dek değiştiren o yemini etti: “Ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni.” Bu söz artık geri dönüşü olmayan bir kaderin mutlak ilanıydı. Otağdaki boğucu krizin ortasında Sultan Mehmed’in geri adım atmaya hiç niyeti yoktu. Madem ki rüzgâr ve Haliç’teki zincir denizi Osmanlı’ya kapatmıştı, o zaman karalar deniz olacaktı. Padişah, dünya harp tarihini sonsuza dek değiştirecek dâhiyane planını devreye soktu. 21 Nisan’ı 22 Nisan’a bağlayan gece, Tophane sırtlarından başlayıp Galata’nın arkasından Kasımpaşa sahiline uzanan engebeli vadiye devasa ahşap kızaklar döşendi. Tonlarca zeytinyağı ve hayvan yağı ile kayganlaştırılan bu yolda inanılmaz bir sessizlik ve insanüstü bir gayret hâkimdi. Çift çift koşulmuş öküzlerin ve binlerce askerin kas gücüyle yetmişten fazla kadırga tepeleri tırmanarak karadan yürütüldü. Gece boyunca ormanın içi gıcırdayan ahşap sesleri ve zafere kilitlenmiş bir ordunun terli çabasıyla yankılandı.

Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp surlardan ufka bakan Bizanslılar ve Cenevizliler, akıllarını yitirecek bir manzarayla karşılaştı. O aşılmaz sandıkları demir zincirin arkasında, şehrin en güvende olduklarını sandıkları zayıf karnında, yani Haliç’in sularında Türk donanmasının yelkenleri süzülüyordu. Theodosius surlarını toza çeviren güllelerden bile daha ağır bir darbe olan bu imkânsız manzara, aslında Bizans’ın paramparça olan psikolojisinin ve yaklaşan kaçınılmaz sonun en net ilanıydı. Haliç’teki bu büyük şokun yankıları sürerken Sultan Mehmed, düşmana nefes alacak tek bir saniye bile bırakmamaya kararlıydı. Kuşatmayı tam bir cendereye dönüştüren eşsiz strateji artık her boyuttaydı. Yukarıda Şahi topları asırlık surları aralıksız döverken yerin karanlık derinliklerinde bambaşka, sessiz ama bir o kadar da dehşet verici bir savaş başlıyordu. Lağımcılar… Surların temellerini oyarak devasa taş blokları içten çökertmeyi hedefleyen Osmanlı madenci birlikleri, gün ışığının girmediği havasız ve zifiri karanlık tüneller kazıyordu.

Fakat toprağın altında yalnız değildiler. Bizans’ın karşı tüneller açmasıyla yerin metrelerce altında, sadece cılız meşale ışıklarının aydınlattığı daracık dehlizlerde tarihin en klostrofobik ve acımasız göğüs göğüse çarpışmaları patlak verdi. Kılıç ve kazma seslerine duman, zehirli gazlar ve yer altında patlatılan barut fıçılarının boğucu gürültüsü karışıyordu. Şehri savunan askerlerin bastıkları toprağın her an büyük bir gürültüyle altlarından kayıp gideceği korkusu, kuşatmanın uzun haftalarında Bizans’ın direncini içten içe kemirmiş ve savunmanın psikolojisini tam anlamıyla paramparça etmişti. Yer altındaki boğucu savaş devam ederken Mayıs ayının son günlerinde doğa da adeta bu kadim şehrin düşüşünü müjdeliyordu. Dönemin Bizans tarihçilerine göre şehrin içindeki halk, son bir umutla en büyük koruyucuları sayılan Meryem Ana ikonunu büyük bir ayinle sokaklarda gezdirmeye karar verdi. Fakat tören sırasında taşınan kutsal tasvirin yere düştüğü ve hemen ardından şiddetli bir fırtınanın patlak verdiği anlatılır.

Geceler ise daha da korkunçtu. Fetihten kısa süre önce gerçekleşen ve tarihsel olarak doğrulanan bir ay tutulması, halk arasında “kanlı ay” olarak yorumlandı ve yaklaşan felaketin bir işareti sayıldı. 24 Mayıs gecesine dair kroniklerde ise Ayasofya kubbesini saran gizemli bir ışığın göğe yükseldiği aktarılır. Ancak bu olayın fiziksel gerçekliği kesin olarak kanıtlanmış değildir ve modern tarihçiler tarafından çoğunlukla doğal bir atmosfer olayı ya da dönemin psikolojik atmosferinin bir yansıması olarak değerlendirilir. İçerideki halk için ise bunun anlamı açıktı: İlahi koruma, yani kutsal ruh, bin yıllık bu şehri sonsuza dek terk ediyordu. O gece Konstantiniyye’de fiziksel surlar henüz yıkılmamış olsa da inanç ve umut duvarları çoktan paramparça olmuştu. İçeride inançlar ve umutlar yıkılırken dışarıda fethin son saatleri yaklaşıyordu. Sultan Mehmed, son ve kesin darbeyi indirmeden önce kan dökülmesini önlemek adına İslam hukukunun gereğini son bir kez daha yerine getirdi.

Surlara gönderilen elçi aracılığıyla şehri teslim etmelerini istedi. İmparator Konstantin ise bunu kesin bir şekilde reddetti. Bu cevabın ardından otağdan nihai hücum emri çıktı. 28 Mayıs gecesi Theodosius surlarından ufka bakan Bizanslılar, hayatlarında gördükleri en görkemli ve en dehşet verici manzarayla karşılaştı. Uçsuz bucaksız Osmanlı ordugâhında aynı anda on binlerce şenlik ateşi yakılmıştı. Gökyüzünü kızıla boyayan bu muazzam büyüklükteki ateş denizi, dualar ve yeri göğü inleten tekbir sesleriyle dalgalanıyordu. Fakat gece yarısına doğru Sultan Mehmed, dünya harp tarihinin gördüğü en muazzam psikolojik savaş taktiklerinden birini devreye soktu. Padişahın emriyle tüm ordugâhta yanan ateşler ve sesler tek bir anda bıçak gibi kesildi. Bütün ordugâh zifiri bir karanlığa ve ölümcül bir sessizliğe büründüğünde surlardaki herkes biliyordu ki bu boğucu sükûnet, yarın şafakla beraber kopacak büyük kıyametin ve o son taarruzun habercisiydi. 29 Mayıs şafağı sökerken ordugâhtaki sessizlik tek bir emirle son buldu.

Hücum… Mehterin yeri göğü inleten savaş ritimleriyle birlikte surlara ilk fırlayanlar Fatih’in feda birlikleriydi: Serdengeçtiler, azaplar ve başıbozuklar. Üzerlerinde ağır çelik zırhlar yoktu; sadece kılıçları, inançları ve ölümü hiçe sayan sarsılmaz cesaretleri vardı. Bu yiğitlerin omuzlarında dünya harp tarihinin en acımasız ama en stratejik görevlerinden biri duruyordu: Kendi canları pahasına, surlardaki savunmanın enerjisini azaltmak, düşmanın oklarını ve mühimmatını tüketmek zorundaydılar. Surlardan üzerlerine adeta ölüm yağarken onlar bir adım bile geri atmadan dalga dalga kanlı hendeklere akın ettiler. Onların şafağın karanlığında verdikleri bu destansı mücadele, aslında birazdan sahneye çıkacak olan asıl orduya zafere giden yolu kendi gövdeleriyle açmaktı. Serdengeçtilerin kendi canlarını siper ederek yordukları Bizans savunması, daha nefes almaya fırsat bulamadan Sultan Mehmed ikinci büyük hamlesini yaptı. Savaş meydanına bu kez tam donanımlı, disiplinli Anadolu birlikleri sürüldü.

Şahi toplarının açtığı gediklere çelik gibi bir iradeyle yüklenen bu düzenli ordu, surlar üzerindeki baskıyı artık dayanılmaz bir noktaya taşımıştı. Ve bu kanlı boğuşmanın tam ortasında şehrin savunmasını ayakta tutan o direnç kırıldı. Cenevizli komutan Giustiniani ağır bir yara alarak kanlar içinde yere yığıldı. Onun adamları tarafından apar topar surlardan çekilip limana götürülmesi, savunma hattında tam bir deprem etkisi yarattı. Liderlerini kaybeden Cenevizli savaşçıların paniğe kapılıp mevzilerini terk etmesiyle Bizans’ın hem fiziksel hem de psikolojik direnişi o saniye paramparça oldu. Asırlık surların kilidi artık kırılmış, nihai darbe için o beklenen kapı ardına kadar aralanmıştı. Direnişin son kırıntıları da tükenme noktasına gelmişti. İşte o an Fatih Sultan Mehmed atını ileri sürerek o nihai darbeyi indirecek emri verdi. Karşılarında Osmanlı’nın elit vurucu gücü Yeniçeriler duruyordu. Sultanın işaretiyle bu çelikten sel, açılan gediklerden surların kalbine doğru amansızca akmaya başladı.

Çarpışmanın en şiddetli anında, ölümcül ok yağmurunun ve alevlerin arasından sıyrılan bir yiğit olan Ulubatlı Hasan, göğsüne saplanan onca oka rağmen surların en yüksek burcuna tırmandı. Şanlı Osmanlı sancağını bin yıllık Roma surlarına diktiği an, koca bir çağın kapıları sonsuza dek kapanıyordu. Konstantinopolis düşmüş, İstanbul doğmuştu. Aynı saniyelerde şehrin dört bir yanında eş zamanlı bir çöküş yaşanıyordu. Cebe Ali Bey emrindeki yiğitlerle Haliç surlarını, Karaca Paşa Tekfur Sarayı burçlarını ve donanma kumandanı Hamza Bey Marmara Deniz surlarını yararak içeri bir sel gibi aktı. İmparator Konstantin ise çaresizlik içinde son bir umutla sokak çatışmalarına atıldı. Ancak o kanlı kaosun içinde imparatorluk kartalı amblemli çizmeleriyle cansız bedenler arasına karışarak tarihe veda etti. Savaşın sağır edici gürültüsü yerini yavaş yavaş fethin ağırbaşlı sükûnetine bırakırken Sultan Mehmed Han, Topkapı surlarından muzaffer bir komutan olarak şehre adım attı.

Yıkıntıların arasından atıyla ilerlerken sokaklarda korkuyla bekleyen Bizans halkı, karşılarında yağmacı bir kalabalık değil mutlak bir intizam görüyordu. Öyle ki yol kenarında bekleyen Bizanslı gençler korkularını yenerek ellerindeki çiçeklerle yaklaşmaya başladılar. Genç padişahın yanındaki ak sakallı hocası Akşemseddin’i sultan sanıp çiçekleri ona uzattıklarında Akşemseddin tebessüm ederek at üzerindeki Sultan Mehmed’i işaret etti. Fakat genç dehanın dudaklarından o an tarihe geçecek zarif bir cümle döküldü: “Çiçekleri ona veriniz. Evet, padişah benim. Ama o benim hocamdır.” Bu kısacık an, Osmanlı’nın sadece kılıçla değil adalet ve eşsiz bir incelikle de kalpleri fethettiğinin en muazzam kanıtıydı. Şehrin düştüğü ilk saatlerde on binlerce Ortodoks son bir çaresizlikle Ayasofya’ya sığınmış ve bronz kapıları arkalarından sürgülemişti. İçeride ağlayan ve korkudan titreyen kalabalık ecelini bekliyordu. Osmanlı askerleri ağır kapıları sökerek içeri girdiğinde çığlıklar arşa yükseldi.

O sırada bu büyük kargaşayı eşikten içeri giren 21 yaşındaki genç padişahın vakarı dindirdi. Fatih Sultan Mehmed Han, korkuyla yere kapanan kalabalığa doğru yürüyüp Osmanlı’nın adaletini tüm dünyaya ilan eden o tarihî güvenceyi vererek şöyle seslendi: “Kalkın. Bugünden itibaren canınız, malınız ve inancınız benim güvencem altındadır.” Bu eşsiz merhametin ardından Fatih Sultan Mehmed Han, Ayasofya’nın yaklaşan ilk cuma namazına yetiştirilmesi için derhal emir verdi. Kısa süre içinde mabedin içindeki Hristiyan sembolleri incelikle örtüldü ve sütunların arasına şanlı Osmanlı sancakları çekildi. Ve o beklenen kutlu gün geldiğinde kubbenin altında dünya tarihini değiştiren ezan sesi yankılandı. Fatih ve muzaffer ordusu Ayasofya’nın içinde omuz omuza saf tutarken mihraba padişahın manevi mimarı ve hocası Akşemseddin geçti. Kıldırdığı bu ilk cuma namazı için hep birlikte secdeye kapandıklarında aslında 800 yıllık büyük bir hasret de sona eriyordu.

Hz. Muhammed Efendimizin asırlar ötesinden verdiği o kutlu müjde: “Konstantiniyye elbet bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” hadisi nihayet tecelli etmişti. O gün adalet, kılıcın açtığı kapıdan eşsiz bir merhametle girmişti. Ayasofya’daki o manevi anın ardından Fatih Sultan Mehmed, adımlarını bir zamanlar dünyayı titreten meşhur Bizans Büyük Sarayı’na çevirdi. Fakat o kudretli Roma’dan geriye kalan tek şey yıkık dökük sütunlar, ot bürümüş taht salonları ve derin bir sessizlikti. Şehir adeta yıllardır can çekişen büyük bir harabeye dönmüştü. Fatih, zaferin kibri yerine gücün ve dünyanın geçiciliğine duyulan derin hüzünle harabelerin ortasında durdu. Uzaklara daldı ve dudaklarından o meşhur Farsça beyit döküldü: “Bum nevbet mizened bertaremi efrasiyab / Perdedari mîküned der kisrâ-yı Keykubad ki bûd.” Yani “Kayser’in sarayının kemerlerinde artık örümcekler nöbet tutuyor. Efrasiyab’ın sarayında ise baykuşlar davul çalıyor.”

Fatih haklıydı. Dünyanın kibri kimseye kalmamıştı. En büyük imparatorluklar bile zamanla yok olur. Peki ama asırlar boyunca aşılamayan, dünyanın en zengin ve en görkemli başkenti olan bu kadim şehre ne olmuştu da Osmanlı kapıya dayanmadan çok önce böyle bir harabeye, bir hayalet şehre dönüşmüştü? İşte bu sorunun cevabı 1453’ten tam 250 yıl öncesinde, dindaşlarının bu şehre yaşattığı karanlık ve kanlı kabusta, 1204 Haçlı yağmasında gizliydi. Aslında IV. Haçlı Seferi, Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak gibi bir amaçla yola çıkmıştı. Ancak Venedik’in hırslı ve entrikacı lideri, kör Doç Enrico Dandolo, Haçlıların biriken donanma borçlarını bahane ederek bu orduyu kendi ticari çıkarları uğruna kışkırttı. Hedef artık kutsal topraklar değil, bizzat Hristiyan dünyasının en zengin, en ihtişamlı başkenti olan Konstantinopolis’ti. 13 Nisan 1204 günü Latin şövalyeleri surları aşıp şehre girdiğinde tarihin gördüğü en utanç verici ihanetlerden biri başladı.

Kendi dindaşlarına acımayan Haçlılar, ardı arkası kesilmeyen üç gün ve üç gece boyunca şehri eşi benzeri görülmemiş bir vahşetle yağmaladılar. Yüzlerce yıldır şehrin kalbi olan Hipodrom, bu barbarlıktan ilk nasibini alan yerdi. Paha biçilemez bronz heykeller ve antik anıtlar, Haçlı şövalyelerine sikke basılıp dağıtılması için acımasızca ateşe atılıp eritildi. Hatta o meşhur Örme Dikili Taş’ın üzerini kaplayan altın yaldızlı tunç plakalar bile sökülüp açgözlü yağmacıların potalarında yok edildi. Kutsala olan saygı tamamen ortadan kalkmıştı. O dönem Hristiyanlığın en büyük mabedi olan Ayasofya’nın kapıları kırılarak içeri atlarla girildi. Sunaklar parçalandı ve asırlık kutsal emanetler çalındı. Kiliselere sığınan çaresiz rahip ve rahibeler bile kendi dindaşlarının vahşi saldırılarına uğramaktan kurtulamadı. Yüzyılların ihtişamını barındıran Büyük Saray ve Bukaleon Sarayı talan edildi. Nesillerdir orada yaşayan halk, evlerinden zorla koparılıp sokaklara atıldı. Direnen binlerce masum insan kılıçtan geçirildi ve koca başkent bir kan gölüne çevrildi.

Bu büyük yıkımdan kıl payı kurtulan Bizans İmparatorluk ailesi ve soylular çareyi İznik’e kaçmakta buldu. Onlar İznik’te 50 küsur yıl sürecek bir sürgün hükûmetiyle devleti ayakta tutmaya çalışırken Konstantinopolis’te Katoliklerin zorbalıkla yönettiği yapay bir Latin İmparatorluğu kuruldu. 1261 yılına gelindiğinde Bizanslılar şehri nihayet geri aldılar. Ancak karşılaştıkları manzara kahrediciydi. O altın çağını yaşayan başkent gitmiş, yerine ruhu çalınmış, nüfusu erimiş, hazineleri soyulmuş koca bir hayalet şehir kalmıştı. Fatih’in fethettiği bu şehir, Osmanlı’nın eşsiz merhameti ve adaletiyle yeniden küllerinden doğacak, koca bir cihan imparatorluğunun yeni başkenti olacaktı. 1204 yılının karanlık hayaletinden ve fethin barut kokulu toz bulutlarından sıyrılan Konstantiniyye için artık ölüm değil, diriliş vaktiydi. Fatih Sultan Mehmed Han çok iyi biliyordu ki bir şehri fetheden kılıçtır ama o şehri yaşatan sudur.

Yüzyıllardır bakımsızlıktan kurumuş, harabeye dönmüş olan meşhur Valens Su Kemeri, yani bugünkü adıyla Bozdoğan Kemeri, padişahın ilk emirlerinden biriyle Osmanlı mühendisleri tarafından derhal onarıma alındı. Yıllardır bir damla suya hasret kalan kurumuş çeşmelere, kurumuş meydanlara yeniden gürül gürül, taze ve temiz sular verilmeye başlandı. Şehrin sokaklarında yankılanan berrak su sesi, aslında toprağın altından fışkıran yeni bir hayatın, Osmanlı’nın bu şehre verdiği eşsiz can suyunun ilk müjdecisiydi. Sular yeniden akmaya başlamıştı. Ancak bir başkenti başkent yapan şey taşı toprağı değil, içindeki insan nefesiydi. Latin istilasından beri ot bağlamış ıssız sokakları ve terk edilmiş mahalleleri yeniden canlandırmak için Sultan Mehmed, tarihin en büyük iskân hareketini başlattı. O sadece bir şehri onarmıyordu. Bu eşsiz şehri Osmanlı’nın yeni ve ebedî payitahtı, yani başkenti ilan etti. Anadolu’nun dört bir yanından, Karaman’dan ve Rumeli’den binlerce Türkmen aile, zanaatkâr ve tüccar bu yeni merkeze davet edildi.

Sessizliğe bürünmüş yıkıntılar yerini hızla çekiç seslerine, tezgâhlara ve ticaretin kalbinin atacağı muazzam Kapalıçarşı’nın ilk temellerine bıraktı. Farklı inançların ve kültürlerin Osmanlı adaletinin gölgesinde bir arada ve güvenle ürettiği muazzam mozaik yeniden örülüyordu. Koca bir hayalet şehir, cihanın yeni kalbi olarak uykusundan uyanıyordu. Osmanlı’nın fetih vizyonu, geçmişi yok etmek üzerine değil onu onarmak ve kendi ruhuyla harmanlamak üzerine kuruluydu. Yıkılmanın eşiğine gelmiş yorgun Ayasofya, büyük istinat duvarları ve eklenen zarif minarelerle yüzyıllar sürecek bir çöküşten sonsuza dek kurtarıldı. Öte yandan Latin yağmasından beri çatısı çökmüş, kelimenin tam anlamıyla bir taş yığınına dönmüş olan şehrin ikinci büyük mabedi Havariyyun Kilisesi’nin enkazı temizlendi. O tepeye Osmanlı’nın bilime ve aydınlanmaya verdiği değerin en büyük sembolü olan Fatih Külliyesi ve Sahn-ı Seman Medreseleri inşa edildi. Yedikule Zindanları’nın surları yükselirken Sarayburnu’nda Cihan İmparatorluğu’nun yüzyıllarca kalbi olacak Topkapı Sarayı’nın temelleri atılıyordu.

Şehrin silüeti, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hızla ve zarafetle değişiyordu. Fatih Sultan Mehmed Han’ın yıkık dökük harabeler arasında yaktığı bu diriliş ateşi bir daha asla sönmeyecekti. Onun kurduğu bu sağlam temeller üzerinde yükselen şehir, yıllar sonra Mimar Sinan’ın dehasıyla buluşacak, Süleymaniye’nin kubbeleriyle gökyüzünü delecek, Sedefkâr Mehmed Ağa’nın eseri Sultanahmet’in altı minaresiyle arşa uzanacaktı. Haçlıların talan ettiği Konstantiniyye, Osmanlı’nın elinde dünyanın en büyük, en adil ve en muazzam medeniyet başkentine, Dersaadet’e, yani “Mutluluk Kapısı”na ve İslambol’a, yani “İslam’ın bol olduğu şehir”e dönüşmüştü. 1453 sadece bin yıllık bir imparatorluğun bitişi değildi; dünyanın gördüğü en görkemli yeni bir çağın efsanevi başlangıcıydı. Kılıçla alınan bu kadim toprak, adaletle, ilimle ve sanatla ebedî bir Türk-İslam mührüyle mühürlendi. Ve o mühür İstanbul’un kalbinde bugün bile aynı ihtişamla, aynı gururla atmaya devam ediyor. Tarihin tozlu sayfalarında bir çağın kapanıp diğerinin açıldığı bu destansı yolculukta bize eşlik ettiğiniz için teşekkür ederiz. Eğer bu görkemli anları bizimle solumaktan keyif aldıysanız videoyu beğenmeyi, tarihin gizemlerine doğru yapacağımız yeni yolculuklar için kanalımıza abone olmayı ve bildirim zilini açmayı unutmayın. Bir sonraki zaman yolculuğumuzda görüşene dek hoşça kalın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir