Âl-i İmrân Sûresi 19. Âyet’in Derinlikli, İlmi ve Hikmetli Tefsiri
“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki kıskançlık ve ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.”
(Âl-i İmrân, 19)
Bu âyet, yalnızca bir inanç beyanı değil; insanlık tarihini, dinlerin serencamını, ilmin ahlâkla ilişkisini ve ihtilafın psikolojik köklerini açıklayan son derece kuşatıcı bir ilâhî bildiridir. Kur’ân-ı Kerîm’de din kavramının mahiyetini bu denli berrak biçimde ortaya koyan nadir âyetlerden biridir.
Dinin Hakikati: İslâm Nedir?
Âyette geçen “din” kelimesi, modern anlamda sadece ibadetler manzumesi değildir. Din; itaat, teslimiyet, hayat tarzı ve varoluş biçimidir. “İslâm” ise sözlük olarak teslim olmak, boyun eğmek, barışa girmek anlamlarını taşır. Bu noktada âyetin verdiği mesaj nettir: Allah katında makbul olan din, insanın aklını, iradesini ve kalbini Allah’a teslim ettiği tevhid merkezli hayat anlayışıdır.
Buradaki İslâm, yalnızca Hz. Muhammed’e (sav) indirilen son şeriatla sınırlı değildir. Hz. Âdem’den Hz. Nûh’a, Hz. İbrahim’den Hz. Musa ve Hz. İsa’ya kadar tüm peygamberlerin getirdiği öz mesajın adıdır. Yani İslâm, tarihsel bir etiket değil; ilâhî vahyin değişmeyen özüdür. Bu nedenle Kur’ân, Hz. İbrahim’i “Yahudi” veya “Hristiyan” değil, “hanîf bir Müslüman” olarak tanımlar.
İhtilafın Kaynağı: Cehalet mi, Kıskançlık mı?
Âyetin en çarpıcı yönlerinden biri, dinî ayrılıkların sebebini bilgisizlikte değil, bilginin ahlâksız kullanımında aramasıdır. “Kendilerine ilim geldikten sonra…” ifadesi, ihtilafın cehaletten değil; haset, kibir ve dünyevî çıkar çatışmalarından doğduğunu açıkça ortaya koyar.
İbn Kesîr bu noktada şunu vurgular: Yahudi ve Hristiyan âlimler, Hz. Muhammed’in (sav) hak peygamber olduğunu kendi kutsal metinlerinden biliyorlardı; ancak makamlarını, nüfuzlarını ve geleneksel otoritelerini kaybetme korkusu onları inkâra sürükledi. Bu, ilmin insanı kurtarmadığı; ahlâk ile birleşmeyen bilginin kişiyi daha derin bir sapmaya sürüklediği gerçeğini gösterir.
Bu âyet, aynı zamanda Müslümanlara da yöneltilmiş bir uyarıdır. Zira ilim, kişiyi otomatik olarak hakikate taşımaz. İlmi kibirle kuşananlar, hakikati savunmak yerine onu araçsallaştırabilirler. Tarih boyunca mezhepçilik, taassup ve tekfirci yaklaşımların temelinde bu hastalık yatmaktadır.
Tevhid Ekseninde Bir Din Tasavvuru
Âl-i İmrân 19, dinler arası çoğulculuk tartışmalarında da temel referans âyetlerden biridir. Kur’ân bu âyetle, “Hakikat eşittir” diyen relativist anlayışı reddeder. Hakikat tektir; ancak bu teklik baskıcı değil, tevhidî bir birliktir. Allah, insanları farklı kavimlere ayırmış; fakat onları hakikatte birleştirmiştir.
Bu bağlamda âyet, “Allah katında din İslâm’dır” derken, diğer peygamberleri ve vahiyleri dışlamaz; bilakis onların tamamını aynı hakikat zincirinin halkaları olarak görür. Sorun, vahyin özü değil; insanın onu bozması, tahrif etmesi ve çıkarlarına alet etmesidir.
Hesap Gerçeği ve İlâhî Adalet
Âyetin son cümlesi son derece sarsıcıdır: “Allah hesabı çabuk görendir.” Bu ifade, tarihsel bir tehdidin ötesinde, sürekli işleyen ilâhî adalet mekanizmasını haber verir. Hakikati bilip gizleyenler, ilmi menfaatine alet edenler, Allah’ın âyetlerini pazarlık konusu yapanlar için hesap kaçınılmazdır.
Buradaki “çabukluk”, zamansal acelecilik değil; ilâhî adaletin şaşmazlığıdır. İnsan geciktirir, unutur, görmezden gelir; fakat Allah katında hiçbir şey kaybolmaz. Bu da mümin için bir teselli, inkârcı için ciddi bir uyarıdır.
Günümüze Bakan Yönü
Âl-i İmrân 19, modern çağda “dinler eşit mi?”, “hakikat göreli mi?” sorularına Kur’ânî bir duruş sunar. Hakikat nettir; ancak bu netlik zorbalık üretmez. Müslüman, hakikate iman ederken adaleti, merhameti ve hikmeti kuşanmak zorundadır. Çünkü İslâm, sadece doğruya inanmak değil; doğruyu doğru bir ahlâkla temsil etmektir.
Bugün din adına yaşanan çatışmaların, ayrışmaların ve güven krizlerinin temelinde yine bu âyetin işaret ettiği hastalık vardır: İlmi, hikmetten; dini, ahlâktan koparmak.
Sonuç
Âl-i İmrân Sûresi 19. âyet, İslâm’ın özünü tek cümlede özetler: Teslimiyet, tevhid, ilim, ahlâk ve adalet. Bu âyet, insanlığa şunu söyler: Hakikat bellidir; asıl imtihan, ona karşı takınılan tavırdadır. İlimle kibirlenenler kaybeder, teslimiyetle bilenler kazanır. Çünkü Allah katında din, yalnızca adlandırılan değil; yaşanan bir hakikattir.
